do
A1A2B1B2C1C2
/du/
/duː/
-
1
yapmak
To perform an action or activity, especially when you do not say exactly what it is.
-
What are you doing this weekend?Bu hafta sonu ne yapıyorsun?
-
There's nothing to do in this small town.Bu küçük kasabada yapacak hiçbir şey yok.
-
-
2
(işi, görevi) yapmak, halletmek
To carry out a task, a job or a piece of work.
-
I do my homework every evening after dinner.Her akşam yemekten sonra ödevimi yaparım.
-
Who does the cooking and cleaning in your house?Sizin evde yemeği ve temizliği kim yapıyor?
-
-
3
(ne) iş yapmak
To work at a particular job.
-
What do you do? – I'm a nurse.Ne iş yapıyorsun? – Hemşireyim.
-
My uncle does something with computers.Amcam bilgisayarlarla ilgili bir iş yapıyor.
-
-
4
(bir bölümü) okumak, (ders) almak
To study a subject at school or university.
-
My sister is doing medicine at university.Kız kardeşim üniversitede tıp okuyor.
-
I did French at school but forgot most of it.Okulda Fransızca dersi aldım ama çoğunu unuttum.
-
-
5
(iyi/kötü) gitmek, başarılı olmak
To make progress or be successful in a particular way.
-
How did you do in your exams?Sınavların nasıl geçti?
-
The new restaurant is doing very well.Yeni restoran çok iyi iş yapıyor.
-
-
6
yetmek, iş görmek
To be enough or suitable for a purpose.
-
I don't have a box, but this bag will do.Kutum yok ama bu çanta da iş görür.
-
Will twenty pounds do, or do you need more?Yirmi sterlin yeter mi, yoksa daha fazlası mı lazım?
-
-
7
(mesafe) katetmek, (belli bir hızla) gitmek
To travel a particular distance or at a particular speed.
-
We did over 600 kilometres on the first day.İlk gün 600 kilometreden fazla yol katettik.
-
The car was doing 150 when the police stopped it.Polis durdurduğunda araba 150 ile gidiyordu.
-
-
8
(saç, makyaj) yapmak, (bir yeri) temizlemek
To clean, arrange or make something look nice.
-
She spent an hour doing her hair for the party.Parti için saçını yapmakla bir saat uğraştı.
-
I'll do the kitchen if you do the bathroom.Sen banyoyu temizlersen ben de mutfağı temizlerim.
-
-
9
(iyi) gelmek, (zarar) vermek
To have a particular effect, such as good or harm.
-
A week by the sea will do you good.Deniz kenarında bir hafta sana iyi gelir.
-
The storm did a lot of damage to the roof.Fırtına çatıya çok zarar verdi.
-
-
10
davranmak, hareket etmek
To behave or act in a particular way.
-
You did well to call me so quickly.Beni bu kadar çabuk aramakla iyi ettin.
-
Do as I say, not as I do.Benim yaptığımı değil, söylediğimi yap.
-
-
11
(hizmet, ürün) sunmak
To provide or sell a particular product or service.
-
This little café does the best breakfast in town.Bu küçük kafe şehrin en iyi kahvaltısını sunuyor.
-
Do you do vegetarian dishes here?Burada vejetaryen yemekleriniz var mı?
-
Verb Forms Irregular A-B-C · Üç biçim de farklı
Base
do
/du/
Past
did
/dɪd/
Participle
done
/dʌn/
How the past is formed
No ‑ed✗doed ✓did
Bu fiil düzensizdir: -ed kuralı uygulanmaz, past ve participle biçimleri ezberlenir.
- Pastdo → didSondaki “o” yerine “id” gelir.
- Participledo → doneBase biçimine -ne eklenir.
Synonyms
Collocations
do homeworkdo the shoppingdo the dishesdo businessdo your bestdo somebody a favourdo welldo gooddo withoutdo upmake doHow do you do?
Phrases 60
See all- do a cleansecolloc.detoks yapmak, arınma kürü yapmak
- do a degree in somethingcolloc.bir bölümde üniversite okumak
- do a favourcolloc.(birine) iyilik yapmak
- do a trial runcolloc.deneme yapmak, prova yapmak
- do and verifyexpr.yap ve doğrula
- do away withphr.v.kaldırmak, ortadan kaldırmak
- do businesscolloc.iş yapmak, ticaret yapmak
- do damagecolloc.zarar vermek, hasar vermek
- do exercisecolloc.egzersiz yapmak
- do goodcolloc.iyi gelmek, yaramak
- do harmcolloc.zarar vermek
- do homeworkcolloc.ödev yapmak
- do household chorescolloc.ev işlerini yapmak
- do lunchexpr.öğle yemeğinde buluşmak